suç

düşündüm, zaman harcadım, kötülük olgusuyla berbaber inceledim bunu ve karar verdim kendimce; suç yoktur!

sıralamam gereken bir kaç mantıklı sebebim olması gerektiğini biliyorum. kendime mantıklı gelen bu sebepleri zaten sıralayacağım. ancak; öncesinde böyle düşünmeme yol açan durumu göz önüne sereyim bir. böylece hem siz benim neden böyle düşündüğümü anlamış olursunuz, hem de ben daha sonra bu yazıyı okuduğumda, kendimi eleştirebileceğim.

şu gerçek; insan, toplumun yönlendirmesiyle şekillenen, genel itibraiyle, toplumun emrettiğine göre kendini düzenleyen sosyal bir canlı. burada toplumdan kastımın en küçük birimleri hatta kimi yerlerde ikili arkadaşlıkları dahi kapsadığının altını çizeyim.

ikinci gerçek, suç olgusunun insanın oluşturduğu bu birimlerin içinde ortaya çıktığı, yani “sosyal” bir olgu olduğu. bunu da bilelim ki, sonrasında kavramlar üzerinden saçma bir tartışma sürdürüp bunu buraya yazmamdaki maksadın dışına çıkmayalım. ben, ciddi anlamda, insanların bu konuda neler düşündüğünü merak ediyorum

suç’u tanımlayan, içimizdeki toplumdur. ve toplum için, suç yalnızca kötülük demek değildir. kötülük fiziksel ve zihinsel acı vermek iken, suç, kimi topluluklarda saçını punk stili yapmamak, kmisinde adam öldürmektir. tabii, aynı toplum içinde adam öldürme fiili gerçekleştirene göre suç olarak, yada tersi olarak nitelendirilebiliyor. bunu da unutmamak lazm. suç un cezası da genelde aynıdır. topluluktan -hafif yada ağır- tecrit. son olarak “toplum taklittir” diyen gabriel tarde a bir selam çakıp, devam edelim.

insan, doğası gereği, başka bir insana benzemez. hasta olma ihtimali, resim yapabilme yetisi, uzun mesafe koşabilecek alt yapıya sahip olma şansı her birinde farklıdır. bu, bebeklikte de öyledir. doğan her bebeğin, düşünebilen bir organizma olması sebebi ile, hayata bir bakışı vardır. kavramları yorumlama şekli, duyusal tepki verme tarzı vardır. yemek bulamadığında, etrafa zarar verip yüksek ses çıkarmaya çalışır. bu yüzden, kendi adıma, bir bebeğin zihninin tam anlamıyla “tabula rasa” olarak nitelendirilemeyeceğini düşünüyorum. ancak, kısmi olarak bu özelliğe sahiptir diyebilirim. kendi biyolojik dinamikleri ile beraber, yenidoğan, neredeyse tamamen ailesinin yönlendirmesi altındadır, evet, ana cümlemiz bu, “ailenin yönlendirmesine maruz kalarak gelişme, dünya bakışına sahip olma”

aile yönlendirmesi, bilinçli yahut bilinçsiz olarak, her zaman vardır. yenidoğan, büyüme aşamasında, çok fazla sayıda toplulukla ilişkili değildir. başlangıçta, ailesi, ilişki içinde olduğu tek toplulukken, sonrasında yavaş yavaş arkadaşlar edindikçe, yavaş yavaş ikinci bir sosyal üniteye daha dahil olmuş olur.girdiği bu yeni sosyal topluluk çocuğun değer yargılarının değişmesine kimi yerde pekişmesine sebep oluyor. bu ikinci toplum çocuğa ailesinin baktığından farklı bir dünya bakışına sürükleyebilir, ona yeni şeyleri öğretebilir. bu potansiyele sahiptir. ancak bunun önünde bir engel vardır: aynı sosyoekonomik düzeydeki insanların aynı yerlerde yaşamaları. böyle olunca, çocuk aşşağı yukarı kendi ailesi gibi düşünen ailelerin çocuklarıyla beraber oluyor, tabularını pekiştiriyor, yıkılmazlarını daha da yıkılmaz hale getiriyor. bir süre sonra, çocuğun fikirleri birer “mutlak gerçek” e dönüşüyor. evet, mutlak gerçek, şu anda bizim için önemli olan kelime bu. bir parça açmak lazım.

tanımı itibariyle, mutlak gerçek doğruluğundan şüphe duyulmayan olgu anlamına geliyor. insan için zaruri ve bir o kadar da tehlikeli mutlak gerçek seçimi, bize daha kolay mantıksal seçim yapma şansı veriyor; ancak mutlak gerçeğimizin seçiminde genelde içinde bulunduğumuz toplum/topluluk’un fikirleri ön planda olduğu için, mantıksal süreçlerimiz de tamamiyle o topluluğun hakimiyeti altına giriyor.

örnek vereyim:

futbolla daha önce hiç alakası olmamış birini ele alıyorum. yeni girdiği işindeki arkadaşlarının tamamının birer futbol hastası olduğunu görünc, onlara uymak adına futbol izlemeye başlıyor. bir kaç defa bu arkadaşlarıyla beraber juventus maçı izliyor ne hikmetse. arkadaşlarının, pavel nedved‘in ne kadar iyi bir futbolcu olduğuna dair yorumları aklında yer ediyor. sonrasında, yine futbol konuşulan bir yerde, kendini ispatlamak, oraya ait olduğunu belli etmek adına, nedvedin kendisinin en sevdiği futbolcu olduğundan bahsediyor. herkesin onun bir efsane olduğuna inandığını görünce, nur topu gibi mutlak gerçeğimizi elde etmiş oluyoruz : “pavel nedved, dünyanın en iyi futbolcularından biridir”. kişi artık pek çok mantıksal çıkarımını nedved üzerinden yürütecek. bir oyuncunun iyi olup olmadığına, ne kadar iyi olduğuna onun aracılığı ile karar verecek. yavaş yavaş kendisinin futbol bilgisi gelişir ve mutlak gerçekliğine yan gerçeklikler eklenirken, nedved hep orada olacak, kendisini ilk şekillendiren topluluğun görünmeyen izi.
bunu, anlatmaya çalıştığımı daha rahat anlatabilmek adına, basit bir örnek olarak verdim. gerçek durumların işleyişinin çok daha karmaşık olduğunu kişiniin birden fazla toplulukla, birden fazla faktörle iç içe olduğunun farkındayım. yalnızca anlatmaya çalıştığımın temel dinamiğinin anlaşılması adına verdiğim basit bir örnek.

mutlak gerçek seçimi, belki bir “uyum” çalışması, yani kişinin kendini topluma uydurmak için farketmeden seçtiği bir yol, belki de , bir “dayatma” , yani toplumun kişiyi kendine uydurmak için seçtiği bir yol.bunu bilecek durumda değilim ama, bunun da incelemeye çalıştığm konu ile yakın alakası olduğu kanaatindeyim.

şimdi ana meseleye tekrar dönüyorum, suçun olmadığını nereden çıkardım?

şuradan; hayatının her döneminde, bir topluluktan etkilenmiş, bu toplulukların çok büyük bi kısmıyla (ailesi dahil) şans eseri tanışmış, rastgele tanıştığı bu topluluklara göre kendine hareket noktaları (mutlak gerçekler) belirlemiş ve kendini bunlara göre hareket etmeye şartlandırmış olan insanın, kendi kafasının içindekilere göre (yani kendi toplumuna göre) hazırladığı ve yasa olarak belirlediği ve çiğnenmesi, eksik yapılması yasak kurallar koyması başlı başına ilginçken, kural koyucu dışındaki kimi insanların, bu kurallara uymadığı için diğer insanları cezalandırması, farkına pek varamadığımız ilginç bir “mutlak gerçek” tir.

kural koyucunun, ben onun toplumunda yetişmişim, onun düşündüğü gibi düşünüyormuşum gibi davranıyormuşum gibi kural koyması, yani onu gibi düşünmemi ve davranmamı emretmesi, onunla farklı olan düşüncelerime terstir. ben, gelişimini tamamlamış bir insan olarak, neyin doğru olduğuna inanıyorsam, mutlak gerçeklerim beni ne yöne itiyorsa, onu yaparım. ve toplumdan -bizim örneğimizde hapis yoluyla- tecrit edilirim.

bir örnek daha verip bitirmek istiyorum, yeni gine de bir kabilede, öldüğünde eşinizin beynini yemeniz zorunludur. türkiyede ise, ölü dahi olsa, kişiye verilen herhangi bir fiziksel zarar ceza konusudur. bir türkiye cumhuriyeti vatandaşı olarak yeni ginede bu kabilenin arasında evli olarak yaşadığınızı düşünün. karınız öldüğünde ne yapardınız?

suç yok. kural var.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.